FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Köşe yazıları 30 Temmuz 2019 72 Görüntüleme

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Bağlamında Sosyal Medya Kullanımı

 Pelin Atalay’ın anısına…
İzmir’in Selçuk ilçesi Atatürk Mahallesi’nde Pelin ile beraber büyüdük. Kara kuru, adeta sarı yazda bir ağaçtan düşmüş bir dal gibiydi. Babasını erken yaşta kaybetmişti. Belki de ben bu yüzden hiçbir zaman anneler, babalar, sevgililer vb. gününü sevmedim. Hatta sonraları insanın şu günleri putlaştırarak elde etmek istediği anlamı, arayışını ve savaşını bir türlü anlayamadım. Pelin’in üzüntüsüne ortak olmak için o zamanlardan beri özel günleri kaldırdım tedavülden. Nice Pelinlere karşı utanarak. Birileri kimsesizdi ve biz onların gözüne soka soka kimliksizliğimizi ortaya koyuyorduk. Birileri daha çok tüketelim, tüketim toplumu oluşsun istiyordu. Bunun için bize indirimler yapıyor, kıyaklar çekiyordu. Onlar paralarına para ekler iken biz insanlığımızı televizyonlardaki reklamlar, şu anda sosyal medya ile kaybediyorduk. Kimsenin bizim annemizi, babamızı ve sevgilimizi taktığı da yoktu. Bunu annem hastalanınca anladım. Ne hastaneler, ne arkadaş grupları, ne o reklam kuruluşları bu ölümcül hastalıkla uğraşmadı. Evlatları ve eşi olmasa derin bir hiçlik annemi bekliyordu. Annenize, sevgilinize şunu alın, bunu alın, bu açıdan hikâyeden ibaret. İşte Pelin bana bunu öğretmişti, varoluşsal boşluğumu doldurmamda yani iyi insan olmak açısından ilk farkındalıklarım onun sayesinde olmuştu. Okul sonraları onu görmek için saat kaç olursa olsun mahalleye giderdim. Mahallemiz trafiğe kapalıydı ve doyasıya sokak oyunları oynardık geceleri. Sonunda tabi kiradan kurtuluş ve öğretmen olduktan 20 sene sonra ev alan memur ailem sayesinde o mahalleden taşındık. Sonra irtibatımız koptu, insanın defolu dönemi ergenlik, at gibi sınav hazırlıkları ve 6. Ayakta son bir gayretle üniversiteye giriş. Oysa o mahallede Pelin ile saklambaç oyununda beraber saklanırdım. Yakan topta vurulup canı acımasın diye ona atılan toplara göğüs gererdim. Elele tutuşulan masumiyetimizi kaybetmeden önceki oyunlarda hep ya sağımda ya solumda olurdu. Daha sonraları masumiyetimizi hayatın acı gerçekleri ve Dostoyevski elimizden aldı. O sıcak ve masum gülüşünü hep hatırlarım Pelin’in. Sadece o kaldı zihnimde ve ona olan sevgim. Hiçbir zaman birbirimize sevgi sözcükleri kullanamadık. Zaten küçüktük ve o dönemler ayıptı böyle şeyler. Aramızdaki bu çocukluk dönemindeki arkadaşlık ve karşı cinslerin birbirine olan yakınlığı, bugün ölüm haberini aldığımda o eski annemden bana miras kalan, soğuk havalarda kendini gösteren romatizma ağrısı gibi tüm bedenimi sızlattı. Bir sabah kardeşimden mesaj geldi. Serdar şöyle yazmıştı: “Pelin’i kaybettik bro”. Daha çok gençti, meğer kanser onun da kapısını çalmış. Kemoterapiyi kabul etmemiş. Kendi başına çözmek istemiş. Ama bu illeti ne ilaçla ne kendi başına çözebilen insan sayısı çok az. İlaçlar ise bu süreci sadece uzatıyor gibime geliyor. Nur içinde yat sevgili arkadaşım. Çocukluk yıllarımda bana eşlik ettiğin, sevgin, masumiyetin ve sıcak gülüşün için teşekkür ederim.
“Her canlı ölümü tadacaktır” Cuma namazlarının hutbesinde tekrarlanır. Buna rağmen nedense insanoğlu ölümlü olduğunu unutur. Belki unutması onun yaşaması için önemli fakat benim anlatmak istediğim ve yazıma konu olan insanoğlunun varoluşsal boşluğunu doldurmak için nesnelere takılıp kalması. Fakat insan olmak için kendini gerçekleştirmek için çaba harcamaması. Çünkü gelişmek acılı bir süreçtir. İnsanların çoğu, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin ilk iki katmanı olan fiziksel ve güvenlik basamaklarında takılı kalmış durumda. Bu iki basamak ilk insanın tabiatta hayatta kalabilmesi için gerekli olanlar. Ancak bir insanın kendini gerçekleştirebilmesi yani doğaya, insana ve öncellikle de kendisine olan saygısını, sevgisini ve ahlakını oluşturduğu diğer sevgi/ait olma, saygı ve kendini gerçekleştirme basamaklarından geçmektedir. Tabi geçiş süreci insana acı vermektedir. “No pain, no gain” sadece vücut geliştiricilerin sloganı değil. Kolay olsa zaten ne güzel bir dünyada yaşardık. Ülkem açısından düşündüğümde Türkiye’yi de kendini gerçekleştiremeyenlerin ülkesi olarak tanımlamaktayım. Çünkü kendini gerçekleştirebilen insanın temel özelliği başkaları tarafından onaya ihtiyaç duymaması, çevresine sevgi dağıtması, doğaya ve insana saygı duyması, üretmesi, ahlak sahibi olması ve dış etkilerden etkilenmemesidir. Fakat bunun tam zıttı örnekler görmek çok olası. Tacizler, küresel ısınma, savaşlar, bencillikler vb. Aslında bunun temeli çocukluk dönemine uzanmaktadır. İnsan olmak için bu ihtiyaçların çocukluk döneminden itibaren aile, toplum ve eğitim kurumları tarafından yapılan uygun davranışlar ve yaratılan ortamlar sayesinde verilmesi gerekmektedir. Bu şekilde yetişen çocuklar karar almada sorun çekmezler, farkında olurlar, sevgi eksikliği çekmezler, kendi kendine yetebilirler ve en önemlisi iyi bir insan olma açısından yol kat etmiş olurlar. Bu yazımda haddimi de çok aşmadan sağlıklı bir birey nasıl yetiştirilir konusuna girmeyeceğim. Ancak bu bilgilerden el alarak izninizle yazımda akademik anlamda da çalıştığım konulardan biri olan bireylerin sosyal medya kullanımına çark edeceğim. Kabul edersiniz ki sosyal medya dış dünyadan onay ( beğeni vb.) almak isteyen insanlarla dolu halde. Yazılar, anlık hikâyeler, paylaşımlar havada uçuşuyor. Gün geçtikçe tükettiğimiz medyaya dönüşüyoruz. Ve bu bataklığa tükettikçe daha çok saplanıyoruz. Hayatta olduğumuzu hissetmek için daha çok paylaşıyoruz. Bunu her sene dünya çapında yayın yapan We are Social dijital raporundan da okuyabiliriz. Rapora göre dünyada Instagram kullanımında artış gözlenmiş ve özellikle Instagramın Türklerin Lovemark’ı olduğu ifade edilmektedir. Sadece dijital raporlarda değil bu durum Türkçe Rap yapan Şanışer’in parçalarında da konu oldu: “Instagramda mutlu görünelim diye gülecek kadar hastayız hepimiz”. Hayatlarımızı diğer insanların görmesini istediğimiz gibi sergileyen platforma dönen sosyal medya, insanların eksik olan yönlerine doğru pompaladıkları özellikler ile insanların aklının tutulmasını sağladı. Burada tam da işte burada Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine geri dönmek istiyorum. Sevgi ve ait olma(arkadaşlık, aile ve mahremiyet) , saygı (özsaygı, özgüven, başarı ve başkalarına saygı), kendini gerçekleştirme (ahlak, doğallık, yaratıcılık, önyargılı olmama, hakikatin kabulü) basamakları, bir bireyin yemek, üremek, geçinmek ve korunmak eylemlerini içeren fiziksel ve güvenlik basamaklarından sonra gelmektedir. Buna göre yürüttüğüm akademik çalışmalarda bu nicel ya da nitel olsun sonuç hep aynı: İnsanların çoğunlukla gereksinimlerini, eksiklerini karşılamak için sosyal medyada zaman geçirmekteler. Fakat bu insanlar eksik olan sevgi ihtiyaçlarını, yalnızlık sorunlarını, arkadaşlıklarını, özgüvenlerini dış uyaranlardan alıyorlar ve hiçbir zamanda hakikat onlara iyi gelmiyor. Yani kendilerini gerçekleştirme adına bir yarar sağlamıyor, kişiyi aslında teknoloji bağımlısı haline getiriyor. Daha çok uyarana ihtiyaç duymalarını sağlıyor. Böylece insanlar kendine güvenini oradan aldığı beğenilerle sağlıyor, arkadaşlıklarını oradan kuruyor, aslında hiçlikte bir çıkış arıyor. Bulamayınca bireyde ve haliyle toplumda huzursuzluk başlıyor. Maalesef sosyal medyanın çalışma mekanizması bu şekilde işliyor. Tüketmeye mahkûm insanlar topluluğu oluşuyor. Geçenlerde ınstagramda bireylerin yaşlandırma uygulaması ortaya çıktı ve birden herkes 50 yıl sonraki halini görmek için can attı ve eğlendiler. Fakat bu uygulama kullanılarak yapılan paylaşımlar akarken, bu sırada kimileri de yaşlılığını gizlemek ve hala dünyaya ben de varım demek için botoks, estetik yaptırmaktaydılar. Garip bir dünya işte! Yazımı okuyan okurlarımın bazılarının bakış açısı benim gibi olmayabilir. Bazıları da sosyal medyayı eğlence ve boş zamanlarını doldurmak için geçirdiklerini düşünebilirler. Ben de toplumu oluşturan bir birey olarak sadece benden uyarması diyorum. Farkındalıklar oluşturmak temel hedefim. Unutmayın ki günümüzde hiç bir şey size bedavaya verilmez ya da kullandırılmaz. Kesinlikle altında yatan bir pragma vardır. Bunu unutmamak lazım. Yazımı sonlandırırken naçizane bazı noktaları belirtmek istiyorum. Bir insanın kendisini gerçekleştirerek iyi bir insan olmak için çaba sarf etmesi gereklidir. Birey içine, yani özüne dönmeli ve bol bol okumalıdır.  Sosyal medyanın hafızanızı, hayat motivasyonuzu ve beyninizi olumsuz etkilemesi yüzünden aşırı kullanmamalıdır. Son olarak, insan olmak yani iyi insan olmak için çabalamaktan hariç bir varoluşsal amaç gütmenin insana anlık haz verdiği görülebilir. Fakat uzun bir ömürde bu insanı mutlu etmeyecektir. Çünkü insanlar ölümlü, nesneler yok olmaya mahkûmdurlar. Bu yüzden bireyin içindeki o bitmeyen dava devam edecektir. Böyle bir davanız yok ise zaten; ya insanlığın en zirvesindesinizdir ya da hiyerarşinin en alt iki basamağında hapis olmuşsunuzdur. Son olarak varoluşsal boşluğu doldurmak için Viktor E. Frankl’ın insanın anlam arayışı kitabından bir alıntı vererek yazımı bitirmek istiyorum.  “Gerçek anlamda karşılıksız ve sevgi dolu Allah’a sığının, nitelikli beraberlikler kurun ve bu hayata ayakları yere basan ve sevgi dolu bir çocuk, öğrenci, birey yetiştirin.”
Gerçeklikle ve iyilikle.
 

‘Anneme selam söyle, Pelin. Hoşçakal’

Tema Tasarım | Osgaka.com