a

TARİHİ BAŞKENTİN YARIM ASIRLIK BERBERİ

ad826x90

Edirne için tarihin başkenti dersek, mübaala edilmiş bir değerlendirmede bulunmuş olmayız.  Yüzyıllardır Anadolu’ya açılan, Balkanların kapısı olma özelliğini korumasının yanı sıra,  kültürel miraslara ev sahipliği yapan kentimizde bu hafta, Şükrü amcanın berber dükkana misafir olduk. Misafirliğimizin,  buram buram tarih kokan yanını aktaracağız ama evvela Şükrü Amca kimdir biraz bahsetmek gerek.

Şükrü Amca  (Şükrü İzci), 60 yıldır aralıksız Saraçlar Caddesi’nde 10 m2’nin biraz üzerinde büyüklüğe sahip bir berber dükkânı işletir. 82 Yaşında hayat ile bağlarını sıkı sıkıya kuran, çalışmasını ibadet yaparcasına,  geçen yıllara inat müthiş bir direngenlikle yerine getiren Şükrü Amcamız, yaşama olan bağı kadar doğayı ve canlıyı sever. Her sabah işe geldiğinde sarmaşıklarla çepe çevre sarılmış berber dükkanının önüne, hayvanların içmesi için su koyar, kuşların yemesi için yem bırakır. Koltuğunda otururken de anlatır misafirlerine; “Şimdi güvercinler geldi. Yemini yiyerek, suyunu da içip gidecekler. Birazdan Serçeler  gelecek,  Serçelerden sonra da caddenin köpekleri gelip su içecekler, ardından da kediler gelecek”  diyor. Başlıyoruz Şükrü Amcanın tarif ettiği sırayı izlemeye, muazzam bir trafiğe tanıklık ediyoruz. Her gün yanı başımızda olanı yeni gördüğümüzden dolayı  hayıflanarak, önce güvercinlerin sonra serçelerin ardından köpeklerin ve son olarak kedilerin geçidini  izlerken bir yandan da  tüm Saraçlar Caddesi’nin çınarı Şükrü Amca ile sohbetimiz devam ediyor.

Askerliği biter bitmez, 1958’de şu an faaliyette bulunan berber dükkanını açar. Şükrü Amca o yıllarda henüz 23 yaşında delikanlıdır. 23 yaşında  başladığı berberlik mesleğine  onlarca yeni isim kazandırır Şükrü Amca artık berberlerin AHİSİDİR. Emin olun ki laf olsun diye söylenmedi berberlerin AHİSİ olduğuna dair kapı gibi belge asılı tarihi nakşeden dükkanında.

Şükrü Amcanın berber dükkanını açtığı ilk yıllarda hemen karşısında  Ermeni  bir berber daha vardır. Marduk Zadak isimli Ermeni asıllı berberin çok şişman biri olduğunu söylüyor, gülümseyerek de “iyi insanlardı” demeyi de ihmal etmeden.  Dönüyor duvarda asılı duran bir panodaki satırları işaret ediyor, panoya yaklaşıyorum hayretle okuyorum panodaki satırları, Balkan Savaşları yıllarında Edirne’nin nüfus bilgilerini gösteren panoya göre Edirne’de;  47.289 İslam, 19.608 Rum,14.469 Yahudi ,4.000 Ermeni,2.324 Bulgar, 46 Katolik , 46 Protestan  toplamda 87.871 kişi yaşarmış  . Balkan savaşı yıllarındaki nüfus bilgilerini okuyup Şükrü Amcaya döndüğümde, Şükrü Amcanın yüzünde buruk bir hüzün vardı,  sözcüklere dökülmeden anlatılacak kadar kuvvetli yüz ifadesini izlerken, Şükrü Amca ağır ağır sandalyesine oturdu. Aklım halen panodaydı,  nüfus bilgilerinin dışında panoda dikkatimi çeken bilgiler de vardı. Balkan savaş yıllarında Edirne kentinde olan yatırımların, sosyal imkânların bilgisi aktarılmış. İster istemez bugün mevcut olan yaşam koşullarımızla da kıyaslama yaptım. Kentte 6 tane kütüphane varmış, şimdi iki tane var. Epey fabrika varmış o yıllarda,  şimdi parmaklarımızla sayabileceğimiz kadar azlar. Söze bu kıyaslama ile devam etmeyeceğim, listeyi sizlerle de paylaşıyorum,  sizler de okuduğunuzda bence kendi içinizde bu kıyaslamayı yapacaksınız.

Sandalyesine oturan Şükrü Amca,  bir müddet sükunetle oturduktan sonra söze başlıyor… “Biz ufakken, kentin tenis kortu vardı, tenis oynardık. Tiyatro topluluğumuz vardı, tiyatrolar yapardık.  Abilerimizle oturduğumuzda sohbetlerimiz sanat olurdu, siyaset olurdu” diyor. Artık geleceğe endişe ile baktığını söylerken,  “herkesin elinde bir telefonu var ve telefonla arkadaşlık ediyorlar, sohbetten uzaklar, sanattan uzaklar, ülkesindeki siyasi gelişmelerden uzaklar” diye de ekleyerek endişelerini anlatıyor Şükrü Amca. Gençlerin insandan, tarihten,  kültürden uzaklaşmasını istemeyen Şükrü Amca telefon ile bu denli iç içe geçen hayatların aile bağlarını yok ettiğini, dostlukları ortadan kaldırdığını ve  toplumu tükettiğini hatta üretmeyen bir toplum haline dönüştüğümüzü düşünüyor.

Sarmaşıklarla çepe çevre sarılmış,  ufak dükkânından dışarıya bakarak karşıda duran hamamın kubbelerini gösteriyor; “Bu kubbeler eskiden kurşunla kaplıydı. Hamamın sahibi, kalender bir adammış çok önem verirmiş tarihe ve topluma, söylendiğine göre zengin de bir adammış,  kubbeleri ömürlük olsun diye kurşun ile kaplatmış .” Elini uzatarak çekmecesinden bir albüm çıkarıyor, hamamın kubbelerinin kurşunlu fotoğrafını ararken de serzenişine devam ediyor, hiç değişmeyen ses tonuyla. Hamamın mirasçılarına olan kızgınlığını,  tarih bilinci olmayanın geleceği olmaz fikrini, konuşmadan bakışlarıyla da anlatıyor. “Miras yediler sattı kubbeleri,  kurşundan aldıkları parayla da köprübaşına saçma fabrikası kurdular diyor. O yıllarda Saçma fabrikası çok değerliydi ama kubbeleri satmasalardı iyi olurdu demek istercesine, kurşundan sonra kubbeleri betonla kapattılar o da Edirne’de yaşanan depremde döküldü” derken, bakışları asılı kaldı bir müddet kubbelerde… Ve sözcüklerine sakinlikle devam etti. Eskiden hamamın önündeki dükkânların hepsinin hamama ait olduğunu, hamamın masraflarının çıkması için işletildiğini anlatıyor. Zamanla mirasyedilerin dükkanları sattıklarını ekleyen Şükrü Amcaya merakımı yenemiyor ve soruyorum; “Şükrü Amca Saraçlar Caddesi’nde neler değişti? Başka hangi tarihi doku yok oldu?” sorusuna hemen cevap veriyor Amcamız,  şu an Peynirci Ali’nin bulunduğu yeri söyleyerek, “Orası cami idi.”

Hamamın sahibi yaptırmış o camiyi de, adına da İki Vakit Camii demişler. Camii 1900’lü yılların ortasına kadar varlığını sürdürmüş. Camiide çıkan bir yangın, bir tarihin daha üstünü örtmüş. Çıkan yangın için çeşitli söylentiler olmuş,  söylentilerden en güçlüsü de o yıllarda hamamın sahibini sevmeyenlerin yaktığı, günümüze kadar da ulaşan en güçlü söylenti olarak hala akıllarda yer etmekte.

Saraçlar Caddesi’nde başka değişimlerden de söz etti Şükrü Amca, biraz ilerideki dükkanları gözeterek burada “sinema vardı” derken, eli tekrar tarihi nakşeden albümüne uzandı. Fotoğraflar arasında sinemanın bulunduğu yeri aradı ama Saraçlar Cadde’sinde vaktiyle gençler, kızlı erkekli atletizm yarışmaları yaparmış. O fotoğrafı gösterirken de anlattı Şükrü Amca, bir başka fotoğrafı elinde tutarak… Fotoğraftaki tarihi bir  su terazisi idi, “Ben bu su terazisinin açılışa gitmiştim” dedi.  Ve konuya sinemadan devam etti ; “ Ailemizle, arkadaşlarımızla sinemaya giderdik, güzel büyüdük biz. Sinemaya da gittik, tenis de oynardık hatta bir sinema filminde de rol almışlığım vardır.” diyen Şükrü Amca filmin adını da hatırlar,  ‘Üç Mevsim’ idi derken yüzünde çocuksu bir gülümseme belirir. Birkaç saniye süren suskunluktan sonra sözüne devam eder…

“Şu anki köprübaşının biraz ilerisinde harabeye dönmüş bir camii var, biz o caminin önünde yüzerdik arkadaşlarımızla. Güzel günlerdi, biz iyi büyüdük” der tebessümle.

O esnada yarım asırlık berber dükkanının önünden bir grup geçti, kadınlardan oluşan bu grup çoğunlukla kapalı bir kıyafet tercihinde bulunmuştu belki de dükkan önünden geçenlerden esinlendi, şu cümleleri sarf etti Şükrü Amca; “Su terazisinin açıldığı gün, Edirne’deki kızlar japone bluzluydu “ deyiverdi ve tekrar gömüldü albümden taşan tarihi anılarına.  Her karede bir dünya vardı ve her kare geçmişten bugüne uzanan tarihi, Şükrü Amca şahsında somutluyordu.  Yarısının yok olduğu Makedonya Kulesi’nin tam halinden tutunda,  buz kütlesi ile yıkılan Eski Köprü’nün görüntülerine kadar önümüze serilen adeta gizemli bir dünyayı inceler gibi, büyülü bir hayranlığın esareti ile  dükkandaki misafirliğimizi bitirdik. Saraçlar Caddesi’nin çınarı Şükrü Amcanın,  yarım asırlık  dükkanında gazetemiz adına beni  misafir ederek, bizle paylaştıklarını  gazetemizde sınırlı bir alanda daha  fazla işleyememenin burukluğu ile yazdığım bu yazının, çok daha fazlasının da aklımızda yer ettiğini, siz değerli Gerçek Gazetesi okurlarına da belirterek Şükrü Amcaya teşekkür ederiz. Zeki ÖZKORKMAZ

 

+ posts

ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Kadınlar Mücadeleye Devam Dedi

HIZLI YORUM YAP