FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Güncel, Kültür Sanat, Yaşam 30 Nisan 2019 74 Görüntüleme

BİN YILLARIN GELENEĞİ: KAKAVA

Yazar Sinan Şanlıer, bin yıllık gelenek olan Kakava’yı sizler için hazırladı. Kakava’nın bilinmeyen yönlerini ele alan Şanlıer’in araştırmalarından derlediği ‘KAKAVA’  bakalım neymiş…

Toprak, ateş ve su insanoğlunun hem hamuru hem mayasıdır. Ve yine insanoğlu evrensel duygularını da buradan alır. Farklı coğrafyalarda renkleri, inançları ve dilleri birbirine benzemese de talepleri, duyguları, dilekleri, beklentileri ortaklık taşıyabilmektedir. Bu ortaklığın yoğun yaşandığı durumların başında da herhalde mevsimlerin döndüğü, giderek gelenekselleşen kıştan yaza geçildiği günler olsa gerek. Bu günlerin gelenekleri nesilden nesle aktarılmış, farklı adlarla ama benzer ritüellerle günümüze kadar gelmiştir. Mevsim dönüşlerini sadece kendi coğrafyamızla sınırlı tutmadan, ülkemizde Hıdrellez ve Trakya’da Kakava’nın da bunların en genişi olduğunu söyleyebiliriz. 

Kökeni ve tarihi hakkında tartışmalar ve farklı öneriler olsa da Hıdrellez veya Kakava, büyük bir coğrafyada yaşayan farklı inanç ve kültürün bir belleği ve bu belleğin nesillere aktarılmasıdır. Ritüelleri açısından yöreye göre az çok çeşitlilik gösterse de özü itibariyle ayrıştırıcı değil, birleştirici ve bütünleştiricidir. En azından bu nedenle, Hıdrellez ve Kakava’nın taşımış olduğu evrensel değerlerinden dolayı, inanç, dil ve renk farkı gözetmeksizin yaşamasına çaba sarf etmek ve olanak sağlamak gerekmektedir.

Kuzey yarım kürede mevsimsel geçişin tarihi olan 5-6 Mayıs’a rastlayan Hıdrellez ve Kakava bütün bir yıl beklenen, özlenen ve paylaşılan günler, saatler olmuştur. Özellikle bu özel günlere yönelik hazırlıklar yapılır, sanki görücüye çıkılıyormuş gibi en güzel ve en temiz elbiseler giyilir. O gün, karınca kararınca, varlığına yoksulluğuna bakılmadan herkes Hıdrellez’de, Kakava’da buluşur. Hazırlıklar, birkaç gün öncesinden ve eğer yerel yönetimlerin ya da kurumların desteklediği organize bir kutlama yapılacaksa hazırlıklar günler öncesinden başlar.

Yemekler hazırlamak, kırlara çıkmak, kırlardan ot toplamak, yeşilliklerle eveleri süslemek, eski eşyaları yakmak, niyet çekmek, mani söylemek ama hepsinden önemlisi temiz olmak ya da temizlik yapmak vs. hemen herkes tarafından bilinen geleneklerdir. Ancak, hem Hıdrellez’in hem de Kakava’nın, en geniş katılımla yerine getirilen, artık biraz da medyatik olmuş iki geleneği vardır. 

Birincisi, çaput bağlamanın temelinde; arzuların, isteklerin yerine gelmesi için dilekte bulunmak gelir. Eski-yeni bütün kültürlerde de rastlandığı gibi, çaput bağlama işi biraz daha ileriye götürülerek, çaput bulamayanlar ağaç dallarına, çalıya çırpıya plastik poşet parçalarını bağlar olmuşlardır. Diğer geleneklerin büyük bir kısmında olduğu gibi bu da inançların farklılığına bakılmaksızın kabul görmüş ve uygulana gelmiştir. Örneğin çaput bağlama, Mezopotamya’dan Batıya doğru Hıdrellez’in, Asya’dan Anadolu’ya doğru; Nevruz’un ve Kuzey’den Avrupa’ya doğru Baba Marta geleneklerinin görünen yüzlerinden birisi de budur…

İkincisi, ateşten atlamanın eskinin terk edilip yeniye ulaşmayı ifade ettiğine inanılır. Bu, yenilenmenin bir başka ifadesidir. Burada önemli bir figür olan ateşin, hijyen koşullarını sağlamak için bazı yerlerde evdeki eski ve kullanılamayacak olan eşyaların yakılmasını sağladığı bilinmektedir. Geçmişte daha dar alanlarda yakılan ateş, biraz da medyanın ve dışarıdan gelenlerin dikkatini cezp etmek için artık meydanlarda yakılır olmuştur. Üzerinden atlanıldığında kötülüklerin gittiğine, günahlardan arınıldığına, güç ve kuvvet kazanıldığına inanılmaktadır. 

Kakava’yı diğerlerinden ayıran en önemli özellikle ise 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan sabahı, uygun bir yerde suya girmektir. Biçimsel olarak bir farklılık gösterse bile bu da aslında, arınmanın, temizlenmenin, yenilenmenin sembolüdür. Daha çok Türkiye Trakyası’nda ve özellikle Edirne ile Kırklareli’nde adlandırılan Romanların Kakavası, bu yanıyla tüm bölgelerden ve diğer geleneklerden ayrılmaktadır. Suya girme, sadece Türkiye’nin Romanlarında değil, Orta Doğu, Mısır, hatta Hindistan’da yaşayan kimi toplulukların da geleneklerinde vardır.  

 

Son yıllarda Kakava’nın medyatik bir hal alması ve çok sayıda kişi tarafından görünür olmasıyla birlikte gazeteci ve fotoğrafçılara göstere göstere, Babafingo sularda, ırmaklarda aranır olmuştur. Romanların tarih ve tarihi coğrafyasıyla çelişkili olsa da efsaneye göre suya batan Babafingo adlı Romanların kralı, Romanlar tarafından kurtarılmayı beklemektedir. 

Şenliklerin ve festivallerin artık olmazsa olmaz ayağı medya, kültürel öğelerin yaygınlaşmasını ve belgelenmesini sağlayabilmektedir. Ancak, bu tür gelenek ve göreneklerin, turizmin gelişmesi amacıyla medyaya kurban edilmesi de özünü yitirmesine de neden olabilmektedir. 

Hıdrellez ve Kakava’nın kökenine ve kimliğine ilişkin bir hayli tartışma bulunmakta ve bu tartışmaların kimisi de kökenlerinin Hıristiyan geleneklerinde olduğunu iddia etmektedir. Oysaki nerdeyse insanoğlunun kendini bildiğinden beridir benzeri gelenekler var ve var olmaya da devam edecektir.  Diyanet Vakfı’nın yayınlamış olduğu İslam Ansiklopedisi Hıdrellez’i şu şekilde ifade etmeye çalışıyor: “…Müslümanlarca Hızır ve Hıristiyanlarca Aziz Yorgi adına kutlanmasına rağmen doğrudan doğruya İslamla da Hıristiyanlıkla da ilgisi olmayan, Ortadoğu ve Balkanlar’da hem Müslümanların hem de Hıristiyan halkların kutladığı bu yaz bayramının kökü İslam ve Hıristiyanlık öncesi İlkçağ Anadolu, Mezopotamya ve Orta Asya kültürlerinde aranmıştır… Hızır ve İlyâs’a tahsis edilen bu gün, İslâm dünyasının her tarafında kutlanmadığı gibi kutlandığı yerlerde de adı, tarihi ve yapılan merasimler aynı değildir…” Türkiye’nin farklı coğrafyalarında Hıdrellez, Mantıfar, Dağara yüzük atma, Niyet çıkarma, Mani çekme, Kırkbir otu, Dallık, Hederlez vs. gibi farklı isimlerle anılmaktadır. 

Hıdrellez’in yöresel isimlerinden biri de Kakava’dır ve sadece Türkiye Trakyası’nda kullanılmaktadır. Birbirinden uzak-yakın bu kelime üzerine yapılan kimi açıklamalar, tanımlamalar vardır. 

Edirneli kültür insanı İsmail Hakkı Soyyanmaz şöyle açıklamış: “Rumeli Beylerbeyi’nin, Voyvoda ve Veziran sınıfının, paşa, ulema ve diğer saray erkanın konutlarının bulunduğu Saray-ı Atik’in Tekkekapı, Menzilahırı, ve Umurbey mahalleleri yöresi yüksek kaliteli halkının, Edirne’nin fethinden 92 yıl sonra İstanbul’un fethi ile İstanbula göç etmeleriyle boşalan konutları göçebe çerge kıptilerinin doldurup yerleşmeleri, devletin ilgisizliği yüzünden yöreyi mesken tutup kirletmeleri, yerlerde hayvan ve insan pisliklerinin görülmesi “ka’kaa” sözcüğünün pislik var anlamına gelen “kaka var” ve “kaka vağ”, çocuk dili ile “kaka vay” diye uyarıda bulunmaları, ka’kaa sözcüğünün kaka var, kaka vay ve kakavağ şeklinde teleffuzları sonucu, ka’kaa sözcüğü günümüzde Kakava şeklinde söylenmeye başlandı.”

İkinci bir açıklama ise Necdet Sakaoğlu’ndan gelmektedir. O da kelimenin “kokulu hava” veya “kahkaha” anlamına geldiğini aktarmaktadır, Burhan Felek ise “Çingene Hıdrellezi” şeklinde bir yakıştırma yapmaktadır.

Günümüzden yüz elli yıl önce konuya değinen A. Paspatis de kelimeye, “kazan”, “tencere” gibi bir anlam yüklemekte, tencere bayramı gibi bir açıklama getirmektedir.  Paspatis ayrıca Kakava’nın, Osmanlı devleti açısından önemi vurgulamakta ve bu toplantılara üç güne kadar izin vererek vergi toplamanın bir aracı yapıldığından da söz etmektedir.

Doğudan Batı’ya Tarih Taşıyan Bir Millet: Romanlar

Bugüne kadar birbirinden uzak yakın isimlerle adlandırılan Romanların tarihi, anayurtları, göçleri ve göç nedenleri hakkında da farklı teoriler ortaya atılmıştır. Ancak artık hemen hemen çok büyük bir çoğunluğun kabul ettiği ve dil araştırmalarının da ortaya koyduğu gibi anayurtları Hindistan olan bu milletin, ana yurtlarını tek edişleri için temel olarak iki görüş ileri sürülmektedir:

Birincisi, İranlı tarihçi-şair Firdevsi’nin Şahname’de anlattığı üzere İran-Hindistan ilişkilerinden dolayı M.S. 420 yılında binlerce kişinin vatanlarını terk edip batıya doğru hareketle, önce İran, daha sonra Anadolu, Kafkaslar ve Ortadoğu üzerinden Balkanlara ve Avrupa’ya vardıklarıdır. 

İkincisi, 9. Yüzyılda GazneliHYPERLINK “http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR2F6bmVsaV9NYWhtdXQ” Mahmut’un Sind ve Penjap bölgelerini işgali sırasında yüz binlerce Hintliyi esir aldığı bilinmekte olup Hindistan’ı fetheden Müslümanlar tarafından, Romanları köle olarak alıp ülkelerine götürülmesidir.

Anayurtlarını terk etmeleriyle birlikte tarih sahnesinde görülmeye başlayan Romanların batı kaynaklarında yer almaları genellikle 13.-14. Yüzyıllardan sonrasında ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu süreç başlarda Romanlar açısından hoşgörülü olsa da sonraki yıllarda baskı ve şiddeti de beraberinde getirmiştir. Doğal olarak sıkıntılı yıllar başlamış, dışlanmalar, sürgünler, şiddet görme, ayrımcılık vb. Romanların tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Vatandaşlık haklarından mahrum kalmak, köle edilmek ve hatta 2. Dünya Savaşı yıllarında toplama kaplarında biten hayatlar, bunların en başında gelmektedir. Bugün bile bazı Avrupa ülkelerinde hâlâ dışlanmalar ve sınır dışı edilmeler her gün medyaya yansımaktadır…

Hayat Sadece Eğlenceden İbaret Değil…

Genel olarak şen şakrak, eğlenceyi seven, yaşamlarının neredeyse tamamı müzik dünyasında geçtiği sanılan Roman toplumu, ülke nüfusu içinde işsizliği, yoksunluğu ve yoksulluğu en fazla yaşayan kesimdir. Erken evliliklerin büyük bir problem olduğu ve bu yüzden cezaevlerinde bir hayli gencin bulunduğu Roman toplumu, tarif edildiği kadarıyla eğitim, istihdam, barınma ve sağlık gibi temel sorunları yaşamasının yanı sıra, ayrıca ön yargı ve ayrımcılıkla da mücadele etmek zorundadır. 

Sivil toplum örgütlerinin, kamu kurum ve kuruluşlarının sorunların dile getirilmeleri konusundaki çabaları karşılıksız kalmamış, hükümet, 2016 yılında resmi gazetede sorunları ve çözüm önerilerini dile getiren Roman Strateji Belgesi ve Eylem Planını yayınlanmıştır. Dolayısıyla öteden beri sadece toplantılarda dile getirilebilen sorunlar ve çözüm önerileri lafın ötesine geçerek bir resmiyet kazanmıştır. Her ne kadar, sorunların çözümü yolunda atılan adımlar beklenen hızla ilerlemese de böyle bir belgenin varlığı, en azından Roman toplumunun içinde bulunduğu koşulları ve mücadele edilmesi gereken sorunları göz önüne sermesi açısından önemlidir. Bu konunun sağlıklı bir zemine oturması sadece devletin çabasıyla gerçekleşemeyeceği gibi Romanların da sürece katılıp katkı vermesiyle ancak mümkün olabilecektir…

Roman mı, Çingene mi?..

Romanlar kadarıyla Roman olmayanların tartıştığı isimlendirme, artık anadilleri üzeriden kendine cevap bulmaya ve savunmaya çalışmaktadır. Hemen her gittikleri coğrafyada, o coğrafyanın özelliklerinden ve yerel halkın kültürlerinden yola çıkılarak bir adlandırma yapılmış, ortaya birbirinden farklı sayısız isim çıkmıştır. Türkiye’de Roman ve Çingene kelimelerinin dışında Esmer Vatandaş, Gurbet, Arabacı, Mıtrıp, Köçer, Karaoğlan, Mango, Kıpti, Pırpır, Teber, Cano, Elekçi, Poşa vs. isimler kullanılmaktadır. 

Bir hayli karşı çıkanı olsa da, Çingene kelimesi taşıdığı küçültücü içerik yüzünden artık devlet belgelerinde de tercih edilmeyip, yerine Roman kelimesi kullanılmaktadır. Şimdilik söz konusu toplulukların bireyleri arasında bir Roman-Çingene tartışması var ve daha da devam edip gidecektir.

Resim yazıları

01 Kakava’nın olmazsa olmazı su kenarlarıdır. 

02 Benzerliklere bütün dünyada olduğu gibi Hindistan’da da rastlanmaktadır.

03 Kakava Ateşi yanmadan Kakava başlamaz (Foto: Edirne Bel.)

04 Avrupa’nın Romanları, başta Fransa olmak üzere ciddi sorunlar yaşamaktadırlar.

Tema Tasarım | Osgaka.com