FLAŞ HABER:
Ana Sayfa Köşe yazıları 11 Şubat 2019 70 Görüntüleme

AVRUPA VE ONUN BİRLİĞİ / DENEME-İNCELEME

Kimi onu yeni bir tılsım, bir sağlık reçetesi, pek çok hastalığın ilacı gibi sundu; kimi ise kötülüğün büründüğü yeni yüz, insanlığın önünde açılan yeni bir felaket perspektifi, yeni bir sömürü aracı olarak tanıttı. Ne var ki herkesin bundan anladığı çok farklı, hatta birbirine karşıt şeyler. Üstelik yakından bakınca yanlış anlayanların, veya yanlış bilenlerin çoğunlukta olduğu görülüyor. Zaman zaman, insanlığın düşünsel dünyasında kimi kavram ve akımlar adeta moda gibi öne çıkarıldığı doğrudur. Bu kavramlar bazen şiddetli rüzgarlar estirirler, sonra devran değişir, ortalık yatışır, derken bir başka kavram bir başka akım moda olur, onun günü başlar… Avrupa ve onun birliği de böyle bir şey midir?

Bugünkü Avrupa’yı/Avrupalılaşmayı anlamak açısından öncelikle Avrupa’nın gelişim çizgisindeki temel kırılma noktalarına veya tarihsel dönüm noktalarına bakmak gerekmektedir. Bunun için de öncelikle Ortaçağ Avrupa’sına kadar uzanmak ve o dönemde yaşanan ekonomik/sosyal yapının temel özelliklerine bakmak kaçınılmaz bir görev olarak önümüze gelmektedir.

Ortaçağ boyunca Avrupa’nın, özellikle teknoloji kullanımı açısından Asya’dan veya Doğu’dan çok önemli farklılıklar taşıdığını söylemek kolay değil. Kuşkusuz dinsel ve kültürel farklılıklar vardır; ancak kullanılan teknoloji ve üretim araçlarının gelişmişliği, bilgi ve zenginlik düzeyi açısından Asya ve Avrupa, Doğu ve Batı farklı olmaktan çok birbirine benzer özellikler taşıyordu. Hatta Doğu, bilgi birikimi ve üretim araçlarının gelişmişliği açısından da, sosyal ilişkilerin niteliği açısından da, Avrupa’nın ilerisinde yer alıyordu. Peki onun önünü açan ve daha sonra dünyanın öteki bölgelerinden önemli ölçüde farklılaşmasını yaratan dinamizm ve onun sırrı nedir?

Ortaçağ Avrupa’sı, kuşkusuz karanlıkların, korkuların ve acımasızlığın egemen olduğu bir Avrupa’dır. Sosyal ayrımların çok derin, derebeylerinin çok insafsız, kilisenin çok katı ve sömürünün had safhada olduğu bir dönem. Ortaçağ boyunca zenginliğin ana kaynağı topraktı, toprak da lordlara ve kiliseye aitti. Toprak sahibi özgür köylüler olsa da, bunlar ne sayıları ne de etkileri açısından önemli konumdaydılar. Kutsal kitabın dışında bir şey söylemek mümkün olmadığı gibi, bu durum deney ve gözleme dayalı bir bilimin de doğmasını engelliyordu.

Ancak kuşkusuz bu karanlık, bağnaz, baskıcı dönem yalnızca bundan ibaret değildi. İlk olarak, durağan görünmesine karşın aslında kendini değiştirecek/dönüştürecek karşıt güçleri ve dinamikleri içinde barındırdığı gibi, feodal yapının bazı özelliklerini, kendinden sonraki sosyo-politik gelişmelerin ipuçlarını kendi içinde taşımaktadır. Bu feodal sosyo-ekonomik yapıda toprak, tamda “ turnusol kağıdı” işlevi görmektedir. Toprağın lordlar arasında bölünmüşlüğü siyasal iktidarın da bölünmüşlüğü anlamına gediyordu ve bu feodal yapı, Doğu’daki gibi iktidarın tek elde toplanmasını, merkezleşmesini ve mutlaklaşmasını önlüyordu. Otoritenin böylesi parçalı oluşu, sıkça el değiştirmesi, devlet yapısını kuşkusuz güvenilmez kılıyor ve gündelik yaşam açısından birçok tehdit oluşturuyordu. Ancak, aynı zamanda, iktidarın çok parçalı yapısı, siyasi gücün zayıflığı gibi kriterler de iktidar karşısında “güçlü” olma yollarını aramalarını mümkün kılmaktadır.

Feodalizmin bir başka özelliği, aynı toprak üzerinde lord ile kiracılar arasındaki üst ve alt mülkiyet dağılımı da lordun iktidarını sınırlayan bir nitelik taşıyordu. Bu sistem çoğu zaman sanıldığı gibi durağan olmadığı gibi, kendisinden sonraki gelişmelere yol açacak karşıtlıkları da içeriyordu diyebiliriz.

Avrupa’da ortaçağ içinde başlamış hareketlilik ve bu hareketliliğin modernleşmeye doğru evirilmesi genellikle üç büyük olayla bütünleştirilir: Rönesans veya insanın yeniden uyanışı, keşifler veya Batı’ya, denizlere doğru açılma, dinde reform hareketlerinin getirdiği ulusal kilisenin meydana gelmesi ve dünyevi iktidarın doğuşudur. Rönesans, keşifler ve reformlar, bu üçlü Avrupa’nın sosyal, ekonomik, kültürel ve entelektüel hayatında köklü dönüşümler yaratacak muazzam olaylardır. Rönesans ve reform hareketleri, Avrupa’nın, Ortaçağdan çıkışının temel dinamikleridir diyebiliriz. Bu sayede, dinin otoritesi azalmış, insan yeniden keşfedilmiş ve bilim dinden bağımsızlaşmıştır. Modern bilimin ve felsefi düşüncenin ortaya çıkışında kuşkusuz matbaanın bulunması da (1440’lı yıllar) büyük bir role sahiptir.

On beşinci yüzyılın sonuna gelindiğinde Avrupa’ya bilimsel buluşlar ve “keşifler” sayesinde daha önce kendisine olmayan bir zenginlik akmaktadır. Avrupalıların dünyayı yeniden “keşfi” ve ele geçirilmesi olgusu Doğu ile Batının arasındaki farkın açılmasının da en temel nedeni olduğu görülmektedir. Kısaca sömürgeleştirme diyebileceğimiz süreç dünyanın dört bir yanından Avrupa’ya köle emeği ve tek taraflı kaynak sağlamaktaydı.

Avrupa’nın zenginleşmesi sosyal dinamiklerinde önemli ölçüde değişmesine neden olmuştur. Sosyoekonomik yapıdaki bu alt- üst oluş nedeniyle kentler büyüyor ve kentlerde yeni bir sınıf oluşuyordu; ticaret gelişiyor ve tarımsal üretim üstünlüğünü yitiriyor; topraktaki mülkiyet yapısı değişiyor ve lordlar güçlerini kaybediyordu. Büyüyen ticaret hacmi nedeniyle kentlerde “burjuva” denilen bir sınıf gelişiyor, bu sınıfın giderek güçlendiği bir sosyal düzen ortaya çıkıyordu. Yükselen yeni sınıf kendi önünde yıkılması gereken iki engel görüyordu: Katolik kilisesinin merkezi gücü ve feodalizmin parçalı iktidar yapısı….

İlginizi çekebilir

Plogging; hepimize iyi gelecek

Plogging; hepimize iyi gelecek

Tema Tasarım | Osgaka.com